Çok eskiden bu kentte, sevdiğim biri bana, bir durumdan ötekine geçemediğimi söylemişti. Bir durumdan geçemediğim, yaşamın, sonsuz acı ve yıkımın önünde, ölümün önünde çok zayıf, çok zavallı olduğunu hiç unutmadığım doğru. Her şey yaşamamızdaki o anlık rastlantılarla örülmüyor mu ? Öyleyse o “karar”ı nasıl verebiliriz ki? Ben de o rastlantıyı bekledim, o rüzgarı, belki bazen istenen bir rüzgar daha kolay taşısın ya da istenmeyen bir rüzgar alıp götürmesin diye küçük direnmelerim vardı, çoğu kez önemi olmayan.
Başka yaşam biçimleri görmek, bunca acıdan uzaklaşıp başka acılarla tanışmak, belki istenen bazı şeyleri yapabilmek için mi istemiştim gitmeyi ? Hayır. Gitmek istememin hiçbir nedeni yoktu. Kabullenemediğim bu dünyadan çıkmak, yeryuvarlağın kalın çemberini kırmak için gösterebileceğim sonuçsuz, umarsız çaba. Beni çeken sade buydu. Başka bir dünyaya ait olduğum inancı. Şimdi artık hiçbir inancım yok. Ben sonsuz yanılsamayı yaşıyorum, oysa evrenin apaçık bir gerçekliği var.
Yeryüzünde hiçbir düş ülkesi, hiçbir düş alanı kalmayışı ne tuhaf.
İnsan en az üç kişidir. Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. En sahicisi de bu üçüncüdür. Olmak istediğin kişiden kendini çıkardığında, aradaki farkta yaşayan kişidir en çok sana benzeyen. Ne kendin kadar huzursuz ne de olmak istediğin kişi kadar hayalidir o. Yine bu yüzden iki insanın birbirine âşık olması en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir. Hangi kişiliğinin hangi kişiliğe, hangi parçanın hangi parçaya özlem duyduğunu çözemediğinde, içmeyi unuttuğun sigara parmaklarını yakana kadar karşı duvara bakarsın.
Ve o zaman anlarsın hayatının uzun zamandır neden başka birinin hikâyesiymiş gibi gözükmeye başladığını. Sokak lambalarının ölgün ışıkları karanlık odalara vurduğunda, duvar saatinin tik taklarından başka ses yokken yanında, sanki bir tek sana açıklanmayan bir sır varmış gibi beklerken anlarsın aslında boşa beklediğini. Tünelde sana yol gösterecek rehberin, karanlıktan başka bir şey olmadığını anlarsın. Anne diye ağlayan çocukların aradığının çoğu zaman şefkatli bir baba olduğunu anlarsın. Çekip gitmek isterken görünmez bir elin seni nasıl durdurduğunu anlarsın.
Kırk yaşında ama altmış gösteren adamlara daha dikkatli bakarsın o zaman. Kahvelerin dışarıyı göstermeyen isli camlarına. Berduşlara ve kör kedilere bakarsın. Gözbebekleri kaymış esrarkeşlere. Suyun üstüne çıkmış ölü balıklara. Havada asılı gibi duran yırtıcı kuşlara daha dikkatli bakarsın.
Çabalarının sonuç vermediğini gören umutsuz insanların bakışlarıyla ancak o zaman buluşur bakışların. Bir yağmur çaktırmadan dindiğinde. Bir gün çenesi ağzının içine kaçmış dişsiz ihtiyarlardan birinin de sen olabileceğini bilirsin artık. Bir gece ansızın, yapayalnız ölmekten korkarken, cesedimi komşular mı bulacak yoksa sayım memurlarımı diye düşünürken hissedersin göğüs kafesinde her gün biraz daha büyüyen, kimsenin kapatamayacağı o boşluğu. Bir kokuya sarılma isteğini. Bir ömür gibi geçmiş zor, uzun günlerden sonra anlarsın ruhunu zehirleyen karmakarışık düşünceleri. Büyük heyecanlardan sonra çöken bitkinlikleri. Kimsenin bulutlara bakmadığı bir şehirde bir lafı döndürüp dolaştırmadan anlatmanın imkansızlığını. Belki de insanın ne anlatacağını bilemediğinde şair olduğunu anlarsın.
Gözyaşların kurumadan gülmeye başlarsın o zaman. Çünkü bilirsin ki seni artık kimse kandıramaz kolay kolay. Mutsuz insanları kandırmak zordur çünkü. Hayata her zaman kuşkulu gözlerle bakan, mutsuz insanları kandırmak, herkes bilir bunu, çok ayıptır çünkü.
-Murathan Mungan
(Kaynak: elisurencil)
Ve o abi bana hayatında yapabileceği en iyi edebiyatı(!) yapıp doğum günü measjı attı ki ; akıllara zarar..
Aaa doğmuşsun gene..Aslında sadece doğduğun tarihe girdik ama olsun senin eve (yani krallığıma) ilk gelişini hatırlıyorumda (yüksek IQ) kaleyi içten fethedeceğin belliydi :P Yani ayak işlerimi yeteri kadar yaptıktan sonra aslında hak ettin prenses olmayı :)Öyle esti öyle yazdım .d sonuçta ilk ben doğdum bunun hep bir burukluğuyla hayatın geçip gidicek xD Acı ama gerçek saatin 00.00 geçtiği anda msj atmak isterdim batılı inançlarıma göre ama anorganiğe çalışınca insan saatin nasıl geçtiğini anlamıyo xD Hediyemi beğendin mi gibi bir soru sormak isterdim ama sormucam xD Şimdi aramızda yüzlerce kilometre de olsa seni düşününce beni nedensiz gülümsetiosan seviore seni.. Sonuçta kardeşimsin sevmek zorundayım .d.d bu saatte daha yazmak saçmalamak isterdim ama yok öyle bi dünya sende bilion xD Artık seneye yanında olmak istediğimiden bu saatte ders çalışıodum sabahta erken kalkıcam umarım .d.d 1 haftam kalmışken sınavlara vizeler deertt olmuş bu genc peertt olmuş moduna gircem belki seneye mumları üflediğini görebilmek için :) selpak ltfn .d Ben kaçtım şimdi yarın konuşuruz ararım seni sabah , iyi ki doğmuşsun beetüll
başka bir mesaj gelirki oda vahim :
Bu arada msj sonuna son olarak sunu ekliyim :
Bensiz eksik bir puzzlesin, tacsız bir prenses , üzülme sen yinede laiksin her şeyin en güzeline ! Yok artık .d.d.d
Evet , işte bu benim abim :) noktasına bile dokunmadım aynen yazdım mesajı çabasını takdir ettim.. Kullanılan tüm gülen yüzleri koyduğu için ayrı tebrik ettim bide..
”Aşkın en sağlam sigortası mesafedir” der Enis Batur, Cogito’nun “Aşk” sayısına yazdığı önsözde…
Yıllar yılı hasretle beklediği ışığa kavuşan bir hücre mahkumu nasıl körleşirse, aşk da körelir yakına gelince…
Sanki özlemdir aşkın çimentosu; özlem çekildi mi aşk, kumsalda şehvetinden soyunmuş yatan çıplak bir beden kadar sıradanlaşır, ehlileşir, söner.
Belki ondandır aşkların en güzelinin mektuplara yazılmış, şarkılara dökülmüş, telefonlarda söylenmiş oluşu…
Mutlu aşkta yazılacak birşey bulunamamıştır çünkü…
Nazım Hikmet’in hayatı bu tezin ispatıdır adeta…
Nazım’ın hep uzağındaki kadınları sevdiği söylenebilir.
Piraye ile 1935’te evlendi. Ertesi yıl tutuklanarak içeri girdi. “Adını kol saatinin kayışına tırnağıyla yazdığı” bu kadınla 1950’de çıkana kadar yazıştılar.
17 yıllık ilişkileri boyunca yazılan 581 mektubu Piraye Hanım’ın oğlu Memet Fuat yayınladı geçenlerde… Nazım, karısına şöyle yazıyordu:
“Seni nasıl seviyorum biliyor musun? Ot yağmuru nasıl severse, ayna ışığı nasıl severse, balık suyu ve insan ekmeği nasıl severse, sarhoşun şarabı, şarabın billur kadehi sevdiği gibi, annenin çocukları, çocukların anneleri sevdikleri gibi, Lenin’in inkılâbı ve inkılâbın Marx’ı sevdiği kadar, velhasıl seni Nazım Hikmet’in Hatice Zekiye Pirayende Piraye’yi sevmesi gibi seviyorum.”
O mektuplardan birinde Nazım, “Çıkarsam ve sana kavuşursam, bu öyle dayanılmaz saadet olacak ki, gebereceğimden diye korkuyorum” diyordu. Oysa öyle olmadı. Taze bir ekmek hayaliyle yıllar yılı aç yaşayan biri, hasretle dişlediği somunun dördüncü diliminde ne hissederse onu hissetti Nazım; ot yağmura, ayna ışığa kavuştuğunda ne olursa, o oldu.
Alışıldı.
Sarhoş şaraptan bıktı, şarap kadehten taştı, inkılâp Marx’ı aştı.
Aşk bitti ve ayrıldılar.
Nazım yeni bir aşktaydı çoktan… 1949’da Bursa cezaevinde dayısının kızı Münevver’e tutulmuştu. Boşandığı 1951 yılında Münevver’den bir oğlu oldu.
Yeniden içeri alınacağını hissedince, “7 tepeli şehrinde bırakıp gonca gülünü” yurtdışına kaçtı. Vatandaşlıktan çıkarıldı ve yeniden başladı hasret mektupları… Bu kez mektupların üzerinde Münevver’in adresi yazılıydı:
Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli
Belini sarmayalı
Gözünün içinde durmayalı
Aklının aydınlığına sorular sormayalı
Dokunmayalı sıcaklığına karnının
Yüz yıldır bekliyor beni
Bir şehirde bir kadın
Aynı daldaydık, aynı daldaydık
Aynı daldan düşüp ayrıldık
Aramızda yüz yıllık zaman
Yol yüz yıllık.
Sonra yüz yıldır bekleyen o kadın, oğlunu sırtlayıp çıkageldi bir gün; yüz yıllık yolu aşarak…
Lâkin hasret bitince bitti aşk.
Nazım yeni bir aşktaydı çünkü…
1959’da Vera ile evlendi. 1963’te öldü.
3 Haziran, 35. ölüm yıldönümü Nazım’ın…
Tesadüfe bakın ki, uzaktaki bir kadına yazdığı mektupların yayınlandığı hafta, “yüz yıldır bekleyen” öbür kadının ölüm haberi geldi uzaklardan…
Münevver’in kansere yenik düştüğünü öğrendiğimiz hafta Piraye’ye yazdığı mektuplar vardı gazetelerde… Şöyle diyordu mektuplardan biri: “Canım karıcığım. Birbirimizden uzak olmak, birbirimize sokulamamak ne korkunç şey, fakat bu korkunçluğun ne tuhaf, ne acı bir tadı var.”
Galiba en çok bu tadı sevdi Nazım… Aslında O’nun sevdiği, kadınlar değil, sevme fikriydi… Kadınlar sadece öznesiydi o sevginin; nesnesi oldukları anda değiştirdi onları… O’na aşkı anlatabilmek için vesileler, ilhamlar lâzımdı… Son şiirlerinden birinde, “Üstümüze yazdıklarımın hepsi yalan” dedi, “Onlar olan değil, olmasını istediklerimdi aramızda…”
Sevgiyi, yaşamaktan çok yazmayı sevdi… Ve onca aşktan damıttığını iki sözcüğe sıkıştırıp özetledi:
“Aslolan hayattır”.
Can Dündar
(via mertyasar)
Duymak istediğim tek cümle..
Duyulurum sussam daha çok duyulurum..
Gitsem bile ben her güzel şeyin yerine konulurum..
Duyulurum sussam daha çok duyulurum..
Sesim kaf dağının ardından gelse bile kalbine dokunurum..
İnsanın oda arkadaşı felsefeci olursa düşünmek üzerine girilen her muhabbette kendimi bulurum artık..Şahsen daha bu sabah aramızda geçen diyalog şöyleydi :
Şeyda : Senin niye sesin soluğun çıkmıyo ?
Betül : Düşünüyorum.. (derin bi iç çekiş)
Şeyda : Sen iyi alıştın düşünmeye.. (gayet ciddi)
Ve benim bittiğim andır.. Artık hiç düşünmüyorum fazla bağımlısı olmuşum..
geldedilergeldim sordu
Durumun benim bünyemde etkisi daha vahim..
Herhangi biri senden bir postu reblog yapınca seni ben zannedip ne zaman böyle bişi yazdım diye şüphe ediyorum..sonra farkediyorum ki mesele ben değil senmişsin :)